ps arti basketbol mouse futbol gulenyuz mercek kahve kalem egitim oyun egitim1 foto kalp eglence dunya bilim iletisim yaprak menu1 istatistik ucak ayar yorum1 windows monitor canta whatsapp duyuru apple yemek power wifi kullanici ceptelefonu klasor soru yildiz takvim at ates yorum rastgele tamir xbox sinema moda nota bilgi alinti saglik saat video menu2 gozluk ok ev kadin astroloji bitcoin araba
Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Mahlûkatın Efendimize Muhabbeti

12.06.2021
0
Mahlûkatın Efendimize Muhabbeti
REKLAM ALANI

Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ey gâfil! Mûsâ ve Ahmedʼin mucizelerine nazar et. Asâ nasıl ejderha oldu ve hurma kütüğü nasıl irfan sahibi oldu ve inledi? Hazret-i Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden ayrı düştüğü için inleyen Hannâne direğini okşadı. Sen bir ağaçtan da aşağı değilsin. Hannâne direği ol da sen de ayrılıktan inle…”

Abdullah bin Kurt -radıyallahu anh- hayvanâtın Rasûlullah Efendimiz’e gösterdiği muhabbet ve tâzîmi şöyle anlatır:

“Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e beş veya altı tane kurbanlık deve getirilmişti. Develer, (Âlemler Sultânı) acaba hangimizden başlayacak diye (kendi aralarında âdeta hâl lisânı ile konuşup, O mübârek elin keseceği ilk kurban olabilmek arzusuyla birbirlerini geçmeye çalışarak) Efendimiz’e yaklaşmaya başladılar. Develer kesilip yanları ve başları yere düşünce Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- hafif sesle bir şey söyledi, ancak anlayamadım. (Önümdeki şahsa):

“−Ne buyurdu?” diye sordum:

“−«İsteyen bu kurbandan kesip alabilir.» buyuruyor.” dedi. (Ebû Dâvûd, Menâsık, 19/1765; Hâkim, IV, 246/7522)

Düşünmek îcâb eder ki, develerin, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in mübârek elleriyle kurban edilmek için yarış etmeleri, karşılığında dünyevî veya uhrevî bir mükâfâta erişmeyecekleri hâlde Rasûl-i Ekrem’e itaat ve teslîmiyette birbirlerini geçmeye çalışmaları karşısında, iki cihan saâdetine O’nun gösterdiği yolda yürümekle kavuşacak olan insanların, Allah Rasûlü’ne karşı nasıl bir muhabbet ve teslîmiyet yarışında olmaları gerekir?

Nitekim O Gönüller Sultânı Efendimiz bir beyanlarında şöyle buyurmuşlardır:

“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” (Ahmed bin Hanbel, III, 310)

Meselâ cansız zannedilen cemâdât içerisinde, Hazret-i Peygamber’e olan coşkun muhabbetiyle Uhud, ne harika bir misaldir:

Nitekim bir gün Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir, Ömer ve Osman –radıyallahu anh- ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdu:

“–Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)

Bu coşkun muhabbet sebebiyle, Efendimiz’in Uhud hakkındaki şu iltifâtı, âşık gönüller için ne kadar değerlidir:

“–Uhud öyle bir dağdır ki, o bizi çok sever, biz de onu severiz.” (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504) Uhud’un Peygamber Efendimiz’i tanıması ve çok sevmesi, esâsen bütün mahlûkâtın Varlık Nûru’nu bilip tasdîk ettiğinin bir başka şâhididir.

“ES-SELÂMU ALEYKE YÂ RASULALLAH”

Nitekim cemâdât gibi nebâtât, yani bitkiler de O’nu tanırdı:  Hazret-i Ali –radıyallahu anh-’ın: “Biz Mekke’de Allah Rasûlü ile dolaşırken yanından geçtiğimiz dağların ve ağaçların dile gelerek; «–es-Selâmu aleyke yâ Rasûlâllah!» dediğini işitirdik.” ifâdeleri de, bu hâlin sayısız misallerinden biridir. (Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 6)

Yine Allah Rasûlü bir müşriği İslâm’a dâvet etmişti. Müşrik ise bir mûcize istedi. Peygamber Efendimiz biraz ilerideki bir ağaca işâret ettiğinde o, hemen köklerini sürüyerek önlerine kadar geldi ve; “es-Selâmu aleyke yâ Rasûlâllah!” deyip şehâdet getirdi. Daha sonra da Efendimiz’in işâretiyle tekrar yerine döndü. (Bkz. Heysemî, VIII, 292)

Bilhassa Hazret-i Peygamber’i tanıyan, duyan, hisseden ve O’na olan hasret ve muhabbetinden dolayı, ayrılığına dayanamayarak içli içli ağlayıp inleyen hurma kütüğü, bu hâlin müstesnâ tezâhürlerinden bir diğeridir. (Buhârî, Cuma, 26; Menâkıb, 25; Tirmizî, Menâkıb, 6/3627; Ahmed, III, 300)

Bu sayılanlar çerçevesinde şu da bir hakîkattir ki, bütün mahlûkâta göstermiş olduğumuz şefkat ve merhamet, bizlerin Efendimiz’e olan muhabbetimizin bir ölçüsü durumundadır.  Zira Cenâb-ı Hak’tan kendisine akan engin muhabbet, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bütün mü’minlere ve bütün mahlûkâta, aynen güneşin ışıklarını her zerreye yayması gibi aksetmiştir. Muhabbet semâsının güneşi olan Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem-, kendisine yönelen her dertli varlığa çâre olmuş, karanlık gönüllerin hidâyet nûruyla aydınlanması için bütün gayretini sarf etmiştir.

Hattâ bu hususta öyle canhıraş bir gayret göstermiştir ki:  (Rasûlüm!) Onlar îmân etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!” (eş- Şuarâ, 3) şeklinde bir îkâz-ı ilâhîye dahî muhâtap olmuştur.

Cenâb-ı Hak, İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Hazret-i Peygamber’in şahsında sergilemiş, O’nu bütün insanlık âlemi için emsalsiz bir örnek şahsiyet kılmıştır. Bundan dolayı bir gönül, hangi fazîlette zirve olmak istiyorsa, gönlünü Allah Rasûlü’nün gönül dünyasına râm etmeli ve O’na olan muhabbetini ziyâdeleştirmeye gayret göstermelidir. Zira muhabbet, şiddeti nisbetinde, sevilenin husûsiyetlerini şaysiyete kazandırır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gönül Yolculuğu, Erkam Yayınları

REKLAM ALANI
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.