ps arti basketbol mouse futbol gulenyuz mercek kahve kalem egitim oyun egitim1 foto kalp eglence dunya bilim iletisim yaprak menu1 istatistik ucak ayar yorum1 windows monitor canta whatsapp duyuru apple yemek power wifi kullanici ceptelefonu klasor soru yildiz takvim at ates yorum rastgele tamir xbox sinema moda nota bilgi alinti saglik saat video menu2 gozluk ok ev kadin astroloji bitcoin araba
Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Hakikat-i Muhammediye’den Nasip Almanın Yolları

26.06.2021
0
Hakikat-i Muhammediye’den Nasip Almanın Yolları
REKLAM ALANI

Hakîkat-i Muhammediyye’den nasip alabilmek için dikkat edilecek hususlar…

Peygamber Efendimiz, bütün insanlığa ilâhî bir hediye ve mükemmel bir örnektir. Saâdete erebilmek için herkes gücü ve kâbiliyeti nisbetinde O’nu taklit ve takip etmeye mecburdur. Resûlullah Efendimiz’in bütün davranışları, İslâm’ı lâyıkıyla yaşamak için birer fiilî örnektir. Ancak hakîkat-i Muhammediyye’den nasip alabilmek için dikkat edilecek birkaç husus vardır:

1. Bâzı ameller, ancak Peygamberlere mahsus bir tâkat ile gerçekleşebilir. Başkaları bunları taklîde güç yetiremez. Meselâ, nâdirattan değil de, dâimî sûrette ayakları şişinceye kadar geceleri namazla geçirmek, savm-ı visâl (iftarsız oruç) tutmak böyledir. Esâsen Hazret-i Peygamber de bu gibi hususlarda etrâfını îkaz buyurmuştur.

2. Hazret-i Peygamber’in bâzı fiilleri, O’nun zâtına mahsus bulunan birtakım hikmet ve maslahatlardan doğmuştur. Meselâ, dörtten fazla evlenmesi, şahsı ve âilesi için zekât ve sadaka kabûl etmeyi kıyâmete kadar men etmesi gibi…

Ehl-i Beyt’in zekat ve sadaka kabûl etmeyişine dâir pek çok misalden biri olan şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Bir gün Hazret-i Hasan Kâbe’yi tavâf etti, ardından Makâm-ı İbrâhim’e gidip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını Makâm’a koyup ağlamaya başladı:

“Yâ Rabbî, senin küçük ve zayıf kulun kapına geldi; Allâh’ım, âciz hizmetçin kapına geldi; yâ Rabbî, dilencin kapına geldi; Sen’in yoksulun kapına geldi!” diyor ve bunu defâlarca tekrar ediyordu.

Sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ı yemeğe dâvet ettiler. Hasan (r.a.) yoksullarla birlikte oturdu:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurdu ve:

“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” dedi.

Yoksullar onunla birlikte evin yolunu tuttular. Hazret-i Hasan onlara yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar para koydu.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Resûl-i Ekrem’in kendine âit ganimetleri kısa zamanda infâk etmesi ve vefât ânında dahî bu hassâsiyeti göstermesi, ne kadar ibretlidir:

Allah Resûlü, son derece hasta idi ve Rabbine kavuşma vakti iyice yaklaşmıştı. Bir ara Hz. Ayşe’ye dönüp yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra da dinarların ne olduğunu sordu. O’nun hastalığı ile meşgûliyet telâşında olan Hazret-i Âişe’nin dinarları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, onları isteyip mübârek avucuna aldı ve:

“–Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundur­duğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” buyurduktan sonra, onların hepsini Ensâr’ın fakirlerinden beş ev halkına infâk ettiler. Bundan sonra da:

“–İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar. (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa’d, II, 237-238)

Ubeydullah bin Abbas anlatıyor:

Bir gün Ebû Zer (r.a.) bana:

“–Ey kardeşimin oğlu! (Sana bir hâdise anlatacağım).” dedi ve şunları nakletti:

“Bir keresinde Resûlullah’ın yanında bulunuyordum. Elimden tuttu ve:

«–Ey Ebû Zer! Uhud Dağı benim için altın ve gümüş olsa hepsini Allah yolunda harcarım, öldüğüm gün ondan bir kırat[1] bile kalmasını istemem.» buyurdu. Ben de:

«–Yâ Resûlallâh! Kırat mı yoksa bir kantar mı bırakmazdın?» diye sordum.

«–Ey Ebû Zer! Ben aza indiriyorum, sen çoğa kaçıyorsun. Ben âhireti istiyorum, sen ise dünyâyı! Bir kırat bırakmazdım, bir kırat, bir kırat!» diyerek üç defâ tekrarladı.” (Heysemî, X, 239)

Allah Resûlü’nün bu üstün hâli, yıldızlardaki ölçülerdir. O’nu taklit ve takip etmek mecbûriyetinde olan ümmeti, bu ölçülerle mükellef değildir. Ümmetin, bu ölçülere bakarak aynı şekilde hareket etmeye kalkması mahzurludur. Zaten buna güç ve takat yetmez. Zîrâ buradaki maslahat, yalnız O’na mahsustur…

Hazret-i Peygamber’e mahsus maslahattan doğan davranışlar, sadece zikrettiklerimizden ibâret değildir. Hazret-i Peygamber’in mîras meselesindeki şahsî tutumu da başkalarına emsâl değildir. Nitekim O’nun:

“Biz Peygamberler mîras bırakmayız!” (Buhârî, Fardu’l-Humus, 1) buyurarak nesi var nesi yoksa sağlığında dağıtması, başkalarına örnek teşkil etmez.

Bunun gibi Hazret-i Peygamber’in eline geçen malları infâk ederek umûmiyetle fakir olarak yaşamayı tercih ettiği de, bilinen bir gerçektir. Bu tutum da O’nun şahsına münhasır bir maslahatın îcâbıdır. Bununla fakirliğin mutlak olarak terviç ve teşvik edildiği sanılmamalıdır. Bilâkis yine O’nun koyduğu; “Veren el, alan elden üstündür!”[2] kâidesi ile, verebilecek bir durumda olmanın, yâni meşrû yollardan zenginleşmenin teşvîk edildiği söylenebilir.

Bu sebeple, fakirlik hakkındaki hükümler, teşvik mâhiyetinde olmayıp ilâhî takdîre rızâ, tevekkül ve teslîmiyeti sağlamak maksadına mâtuftur.

3. Zühd ve takvâ ölçüleri ile yaşamak, fazîlet, azîmet ve Hazret-i Peygamber’e kurbiyettir (yakınlıktır). Ancak toplumun bütün fertleri bu yaşayışa zorlanamaz. Zîrâ bu, istidat ve kâbiliyete bağlı bir keyfiyettir. Dolayısıyla dünyâ nîmetlerine tavır ifâde eden zühd ve takvâ sebebiyle ictimâî hayâtın dinamizmine bir zarar geleceği ve milletlerin böylece düşmanları karşısında geri kalacağı, mağlup veya perişan olacağı düşünülmemelidir. Toplumun bütün fertlerinin tatbikle mükellef bulunduğu şer‘î kâidelerin muhtevâsındaki dinamizm ve hamlecilik, böyle bir mahzûru bertaraf eder. Ayrıca, “İki günü birbirine eşit olan hüsrandadır!” kâidesiyle dünyâ nîmetlerine iltifatsızlık, hattâ tenezzülsüzlük ifâde eden zühd ve takvâ ölçüleri arasında da bir tenâkuz mevcut değildir. Zîrâ asıl mânâsıyla dünyâdan istiğnâ, fiilî ve zâhirî olmaktan ziyâde, kalbî ve zihnî bir meseledir.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır! Dünyâ, para-pul, kadın, giyim-kuşam değildir! Bunu iyi bil!..”

Buna göre, kalpte bir yeri olmamak ve kullanırken isrâfa kaçmamak şartıyla pek çok mal ve mülke sahip olmak, zühd ve takvâya aykırı düşmediği hâlde, muhabbeti gönle giren ve bundan dolayı da putlaşma temâyülü gösteren pek az malın zühd ve takvâya aykırılığı düşünülürse, bu gerçek daha berrak bir sûrette kavranabilir. Peygamberlerden Hazret-i Süleyman’ın (a.s.) ve Ashâb-ı Kirâm’dan Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Osman, Hazret-i Talha ve Hazret-i Abdurrahman bin Avf’ın hâlleri, bu ölçüye ne güzel bir misâldir.

Diğer taraftan bâzı zühd ve takvâ tezâhürleri, istiğnâdan ziyâde imkânsızlıktan doğmuş olabilir. Burada, o imkânsızlık sebebiyle isyân etmeyip Cenâb-ı Hakk’ın takdîrine gönülden râzı olmak, bu tavrın asıl özünü teşkil ederken, bunu böyle anlamayıp, varken fiiliyatta yokmuş gibi davranmak da zühd ve takvânın yanlış anlaşılmasından doğan bir durumdur.

Dipnotlar:

[1] Kırat: Beş adet orta arpa ağırlığında bir ağırlık ölçüsü. Yaklaşık 0.2125 grama tekâbül eder. [2] Bkz. Buhârî, Zekât, 18, 50; Nafakât, 2; Müslim, Zekât, 94-97, 107, 124.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Peygamberi, Erkam Yayınları

REKLAM ALANI
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.